31.1.12

ne ki bu ki o.O

kendini kendinden çıkarınca sıfır kalıyor mu melis?
"ağlama melis" last.fm'in bok yemesi.

gripliyken grip aşısı oldum da benim mi haberim yok?

aşı olsaydım, cidden sebebi "hafiften enfeksiyonluyken aşı oldum galiba" olurdu; lakin aşı olmadım.


öğleye doğru uyanıp mısır gevreği ile beslenip okulda da patso ile devam ettiğim, ders bitiminde akşamları beyoğlu'na geçersek şinitzel ile, geçmezsek abur cuburla geçiştirdiğim günlerim vardı ya, ben o zamanlar pek grip olmuyordum. ev yemekleri bozdu beni. :P


* patso da patso olsa yani, iü edebiyat'ın patsosu işte. kantinin hamburgerinde de köfte hariç her şey iyiydi. köftesiz hamburger mi olur be! berbattı işte, bazen  de soğuk o.O


- nasıl beslenme biçimidir bu, aman tanrım!

sefa pezevengi ^-_-^


senden benden iyi keyif yapıyor ha maşallah!

kol manşetlerini sevsinler!


30.1.12

bazen buraya tumblr modifiyesi uyguladığım doğrudur, onaylıyorum.

"adam haklı beyler!" :


''kadın gibi'' giyinmekten utanmıyorum,
çünkü
kadın olmanın utanç verici olduğunu düşünmüyorum.

imza: iggy pop

shakespeare saatinizle trip-hop saatiniz çakışabilir, olabilir, telaşa mahal yok

A Hair On The Head Of John The Baptist by Saltillo on Grooveshark


Narrative:
The inspiration of the sonnets, was always somewhat of a mystery. All we know for certain is that it was written to a dark lady. A sonnet about jealous love. 

----

Ophelia:
(...) Their perfume lost, take these again; for to the noble mind. Rich gifts wax poor when givers prove unkind. There, my lord. 
Hamlet:
Are you honest? 
Ophelia:
My lord? 
Hamlet:
Are you fair?
Ophelia:
What means your lordship? (...)
Hamlet:
I did love you once.
Ophelia:
Indeed, my lord, you made me believe so.
Hamlet:
(...) I loved you not.
Ophelia:
I was the more deceived.
Hamlet:
Get thee to a nunnery! Why wouldst thou be a breeder of sinners? (...) We are arrant knaves all; believe none of us. Go thy ways to a nunnery.
Ophelia:
O, help him, you sweet heavens!
Hamlet:
If thou dost marry, I'll give thee this plague for thy dowry: be thou as chaste as ice, as pure as snow, thou shalt not escape calumny. (...) Or if thou wilt needs marry, marry a fool; for wise men know well enough what monsters you make of them.

----

???:
(...) Hair on the head of John the Baptist. (x3)
(...) Hair on the head of John the Baptist. (???)
(...) Hair on the head of John the Baptist. Oh God!

Hamlet: 
(...) I loved you not.

----

Queen:
Thou know'st 'tis common: all that lives must die,
Passing through nature to eternity.
Hamlet:
Ay, madam, it is common.
Queen:
If it be,
Why seems it so particular with thee?
Hamlet:
Seems, madam? nay, it is, I know not "seems."
(...) seem, 
For they are actions that a man might play; 
But I have that within (...)

----

(...) Hair on the head of John the Baptist. (???)
(...) Hair on the head of John the Baptist. Oh God!
(Both lines: x4)

----

Henry V:
So, when this loose behavior I throw off 
And pay the debt I never promised, 
By how much better than my word I am, 
By so much shall I falsify men's hopes; 
(...)
I'll so offend, to make offence a skill; 
Redeeming time when men think least I will.

----

Judas, (???)

----

Prince:
For worms, (...) fare thee well, great heart. (...)
Adieu, and take thy praise with thee to heaven! 
Thy ignominy sleep with thee in the grave, 
But not remember'd in thy epitaph!

Gertrude:
This bodiless creation ecstasy
Is very cunning in. 
Hamlet:
Ecstasy?

Hamlet:
I must be cruel, only to be kind; 
Thus bad begins, and worse remains behind.

Henry V:
Presume not that I am the thing I was, 
For God doth know, so shall the world perceive,
That I have turn'd away my former self; 
So will I those that kept me company. 

Copyright by LyricWiki

magic-i visual

dakikalardır salak salak sırıtıyorum. osmanlıca gibi. :)

yalnızım-bu-kumsalda-köpeği *


















*ingilizcenin etkileri, hı hıı.

eneeeeem ne güzel la

29.1.12

3. köprü

böyle güzel bir şey olacaksa, varsın olsun! :

notebook aldııııııııım. yay!


bu aralar netbook almayı planlıyordum. hatta teknosa'nın indirimi bizim buralara da uğrasaydı, geçen hafta 500-650 liralık bir netbook alacaktım. baktım ki teknosa'da hep 750-800 liralık netbooklar var -ki kredi kartımda 620 liralık limit vardı, alamazdım. almazdım da. bir netbook için o kadar para verilmez bence. aklım aslında hep notebooklarda idi, ama sürekli taşımam gerektiği ve tez yazarken de gerekeceği için yükte hafif olmalı idi. netbook alsam, fazla kastırırım onu, biliyorum kendimi. atom işlemci beni görmez.

bugün, iş'te mesai arkadaşlarımdan biri "hocam, bilgisayarlarda kampanyalar var, gidin alın bence" dedi. onun dediği casper marka içinmiş. ben de hiç sevmem çünkü bilgisayar piri manevi kardeşim anti-casper anti-exper takıldığı için, bana da bulaştı. işten eve dönerken, teknosa'ya bir gireyim, belki ucuz netbook gelmiştir diye düşündüm ve sony vaio'ları gördüm. "oha lan, bu netbooklar da amma coştu haa!" diye tepki verdim. 1250 lira çünkü (meğer haftanın fırsatlarındanmış). şunun özelliklerine bir bakayım dedim ve gördüm ki, 4gb ram, amd dual core işlemcili, 500gb disk... işlemci hızı 1,65 ghz??? hmmm??? son teknoloji bir hız değil ama istanbul'da çalınan notebookum da 1,66 falandı ve 2gb ram'i vardı, warcraft, pes, fifa, call of duty falan oynatıyordu 256lık ekran kartı ile... radeon hd 6320 de çizim-grafik yapmadığım için işimi görür gayet de, dedim ve eve geldim.

anneme söyledim, annem de "zaten ne yapıp edip alacaktık, gerekirse kredi çekecektim sözüm var sana" dedi. sonra salona babamın yanına geçtim. senet taksidini ve borçların bitmesini beklememi söyledi, ık mık etti, sonra da "olur" verdi. işin gülüncü, ayakkabılarımı giyerken demez mi ki hani şu yanına takılan alıcılar var ya (turkcell vınn'lardan bahsediyor) ondan da satın al. ben de gerek yok, dedim ama içimde kahkahalar. 5 dk. önce adam borç harç muhabbeti yapıyordu yani ya da vınn'ı ucuz bir şey sanıyor olmalı, yirimmmmmm :) eve gelince de niye notebook çantası da almamışım [baba, parayı çok buldun galiba :D ]. ne hayırlı evlatmışım, başka veled olsa böyle babaya haciz getirir.

sonuç olarak, hani netbook alacaksanız şu aralar bütçeyi biraz daha kasın da şu notebooktan alın madem, derim. sürekli elinin altındaki cihaz kasılacağına cüzdanın kasılsın beeeeeh, sokmuşum paraya, size bi' şey olmasın piç kuruları. (vaio vpcyb2m1e/s ceu ile karıştırmayın - bu model ise 1092 lira ama işlemcisi, ekran kartı ve disk boyutu daha küçük)


derseniz ki ben intelciyim, intel i3, i5 falan kullanan notebooklar da var, ama cüzdanınız yanlış overclock'tan heba olan ekran kartlarına da dönmesin. yazık olur. :P  2-3 netbook parası ediyor yani... lükse girer.

ya da fazla kaşınıp ultrabook alabilirsiniz. XD

ona

bir kitap önerecektim, vazgeçtim.

28.1.12

bugün başka kayıt girmeyeceğim kardeşim ahmet

ahmet yıldız adını duyunca hep içim burkulur ama rüçhan hanım'ın birkaç cümlesi ile gözümden yaş geldi. bu dava için ilk kez gözyaşı döktüm.

"ahmet yıldız is my family..."

no to honour killings!



zennethemovie.com
facebook.com/zennethemovie
vimeo.com/zennethemovie
flickr.com/zennethemovie
youtube.com/zennethemovie
twitter @zennethemovie

27.1.12

dar'üş-şafaka

akıllarının, zekalarının, beyinlerinin sisteme yenilmesine, heba olmasına izin vermeyelim, bir şansları olur belki sınav aracılığıyla; yayalım bunu :

















yalnız, neden babası hayatta olmayan? annesi evi geçindiriyorken ölmüş olamaz mı, babası da hayattadır veya hastadır ya da ev erkeğidir... "ekmeği kazanan" illa erkek midir o.O

neyse, kolej seviyesi onlara güzel gelecek getirebilir.

ayakkabılardan laf açılmışken

şu oxford ayakkabılar biraz daha az "ortalık malı" olsa da bir tane alsam diyorum. ama ben oxford'un unisex olanlarını seviyorum. "hatunlaştırılmış"ları da hoş da ne bileyim, baaaaağğğğğğyan reyonunda bir sürü hatun ayakkabısı varken, oxford almam zaten. oxford istememin amacı maskülen çizgileri olması değil mi?

amaaaan, isteyen istediğini giysin zaten. bu kıyafet normları da iyice sıktı! ayakkabınız sıkmasın aman!

 

sağdakini de beğendim ama soldaki tercihimdir mesela...
(soldaki de hatun bacağıdır.)

26.1.12

topuklu ayakkabı

maceram, 2010 temmuzunda cevahir avm'de gezinirken ve akılda ayakkabı alışverişi yokken, kanımın hotiç'te gördüğüm ayakkabıya kaynaması ile başladı. her zaman topuklu tercih etmesem de, güzel oluyor, çeşni oluyor. daha bir hatun oluyor. beta'dan aldığım ikinci topuklu ayakkabım da ço' g'zel bence ve daha rahat :)


hastane

insanı daha çok hasta eden bir yer. bakalım yarınki sonuçlar iyi mi?
usg temizmiş.

en koyu çiş de benimkiydi. bitki olsam kaktüs falan olurdum galiba... hayvanlarda da deve!


edit: tahlil sonuçlarımı online gördüm, bir-iki pürüz var, hayırlısı olsun... :-S

edit 2: çişimin rengi "açık amber"miş, ben daha yaratıcıymışım renk konusunda. :-P

25.1.12

111

aaaa, dün hani 1111 izleyicili bir blogu takibe almıştım da 1112. izleyici ben olmuştum ya, bu gece de bir blogda 111. izleyici oldum ben !!!111birbirbir

nölüyo be?

en bir bir birinci ben geldim!


spider's web

bir tanesi 8. sınıftan, diğerleri liseye yeni başlamış öğrencilerden oluşan grubuma yarıyıl tatiline girdiler diye derste jest yapayım dedim, spider's web'in sözlerini boşluklu gösterip "listen and fill in the gaps" komutu verdim. (öğrenciler bilgisayar cihazı sanki. ne o öyle komut momut tövbee)

öğrenciye aktarılan subliminal mesajlara devam :) hayır, illuminati subliminali değil benimkisiler. farklılıklara saygılı ve de sevgili, barış dolu, demokratik olsunlar diye. pek de sevdiler. seçimimle gurur duydum efen'im. dinleyelim tekrar:



ps. o voswos'un tek farı görünmüyormuş lan, illuminati'nin parmağı olmasın o.O
:)

aşık olmak istiyorum

her bahar aşık olmam ama bu bahar aşık olmak istiyorum.
(biliyorum cliché, ama gerçekten öyle, ne yapabilirim, her bahar aşık mı olsaymışım...)

belki yepyeni birine belki de sevmiş olduklarımdan birine...

ama taptaze bir aşk istiyorum.


aşk. aşk. aşk.

bahar gelsin istiyorum.



24.1.12

her hakkı değil...

... ama gülüşüm bende saklı :

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e civelekler! (22 Ocak 2012 Pazar - Akşam)


Zenne, Altın Portakal'da 5 ödül birden alınca gözler ona çevrildi. Barda zenne olarak çalışan bir eşcinselin askerlik sorunu etrafında gelişenleri anlatan film, o dünyaya bambaşka bir pencere açtı.
GÜRKAN HACIR 
Oysa Batı'da eşcinsel külliyat almış başını gidiyor... Peki bizde durum ne? Osmanlı'dan bugüne eşcinselliği nasıl yaşamış,
anlatmış ve tarif etmişiz...
Evet, Osmanlı döneminde eşcinsellik daha yerleşik, daha kabullenilir bir kimliktir. 'Mahbup', Osmanlı'da eşcinsellere verilen genel addı. Aktif ve pasif eşcinsellik ayrımı da yapılmıştı.
Mahbuplar, yani eşcinsellerin pasif olanına 'Oğlan', aktif olanına da 'oğlancı' deniyordu. Ama daha teknik tanımla şöyle yapılmıştı: Heteroseksüel ilişki kuranlara 'Zenpare', eşcinsel ilişki kuranlara ise 'Kulanpare' deniyordu. Osmanlı eşcinsellerinin kendi kalçaları için kullandıkları tabir de pek yaratıcıydı: Kase-i billur!


300 AKÇELİK OĞLANLAR
Eşcinsellerin kapalı sayılan Osmanlı toplumunda arz-ı endam ettiği en önemli yer elbette hamamlardı. Hamamlarda 'döşek yoldaşlığı' tarifesi olan bir kalemdi. 'Oğlan'ların servis edildiği bu tarifede fiyat 300 akçeden başlıyordu. (Hamamlardaki eşcinsel serüveni anlatan en önemli kaynak Dellakname-i Dilkuşa'dır (Gönül Açan Tellaklar). Derviş İsmail tarafından kaleme alınan risalede 17. yüzyılın sonlarında İstanbul'da 408 hamamda 2.300 tellağın çalıştığını bunların büyük bir kısmının da eşcinsel olduğu anlatılıyor.)
Hamamları özel olarak inceleyen tarihçi Ergun Hiçyılmaz, bakın nasıl anlatıyor; '... Tophane, Unkapanı, Tahtakale, Yemiş İskelesi, Bahçekapı; her türlü rezilliğe açık birer yeniçeri yuvasıydı. Buralarda bırakın ırz ehli kadınları, pazılı delikanlılar bile dolaşamazdı. Bu semtlerde hamamlara girmek kolay, çıkmak zordu. 'Hamama giren terler' sözü o dönemin dellaklarının sözüdür. Ayrıca 'baltayı taşa vurmak' deyimi de buradan çıkmıştır. Balta; yeniçeri ortalarına ait 'nişan' denilen bir alameti farikadır. Bu uzunca bir sırmayla işli çevre veya peşkirin bir kadına ya da oğlana verilmesi ve armağanı oğlana veren kişinin bununla dolaşması sırasında 'balta' bellidir. Balta veren yeniçerinin elinden bunu kapmak baltayı taşa vurmaktır.' (Ergun Hiçyılmaz, Çengiler Köçekler Dönmeler Lezzolar)


YENİÇERİ OCAKLARI...
Osmanlı'da eşcinselliğin en az hamamlar kadar kurumsallaştığı yer ise yeniçeri ocaklarıydı. Zenne filminde konu edildiği gibi askerlik yaşı gelen eşcinsellerden 'durumlarını' ispatlaması istenmiyor, dahası askerlikten uzak tutulmuyorlardı.
Onlar yeniçerilere hizmet edecek 'civelek'ler oluyordu. Hatta savaşlarda ihtiyacı karşılamak üzere civelekler taburu bile oluşturulmuştu. Civelek taburunda yer alan askerlerin her birini bir yeniçeri sahiplenmişti. Adeta aralarında karı-koca ilişkisi vardı.
Ergun Hiçyılmaz, 1810 yılında bir civelek oğlan için Galata'dan sorumlu 25. Orta ile 75. Orta adlı yeniçeri birliklerinin iki gün boyunca çatıştıklarını anlatır. 'Civeleklere sahip olmak başlı başına bir meseledir', der.


YAYGIN BİR MESLEKTİ
Eşcinsel kültürün, Osmanlı'ya Acem'den geçtiği hep konuşulur. Hatta acemi oğlan (acemi asker) tanımının Acem'den yani İran'dan bize geçtiği anlatılır. Bu mevzu uzun olduğu için burada girmeyeceğim.
Ama 1082'de Acem Keykavus Bin İskender tarafından kaleme alınan 'Kabusname' adlı eser 1800'lerde Mercimek Ahmet tarafından Türkçe'ye çevrilmişti. (Daha sonra Orhan Şaik Gökyay sadeleştirmiştir.)
Kabusname'deki şu satırlar oldukça dikkat çekicidir: 'Yaz olunca avratlara meylet, kış olunca oğlanlara ki, vücutça sıhhat bulasın. Avrat teni soğuktur. İki soğuk bir araya gelirse birbirini kurutur.'
Zennelik Osmanlı'da yaygın bir meslekti.
Kendisi de bir eşcinsel olan ünlü yazar Reşat Ekrem Koçu'ya kulak verelim: 'Genç ve yakışıklı delikanlılar meşkhanelerde veya oyunlarıyla ün yapan köçeklerin yanında uzun zaman çalışmak suretiyle yetişirlerdi. Raksın kendine göre birtakım usul ve kaideleri vardı: Kafa tutmalar, omuz titremeler, bel kırmalar, topuk çarpmalar, tırnak üstünde uçar gibi koşmalar... Köçeklerin bazen şehvetengiz kadın elbiseleri giydikleri de olurdu. Raks, seyirciyi çıldırtan bir temsildi. Müzikle gerilen sinirler, güleryüzlü, kadın kıyafetli, kadın edalı yosmaların kışkırtıcı oyunlarından tahammülsüz bir hale gelirdi.'
Koçu'nun ballandıra ballandıra anlattığı köçek gösterileri aslında Osmanlı'nın yabancısı olmadığı eşcinselliğin kamufle edilmiş haliydi. (İsmet Zeki Eyüboğlu'nun derlediği  'Divan Edebiyatı'nda Sapık Sevgi' ve yine Mehmet Halife'nin 'Tarih-i Gilmani'  bu konudaki önemli çalışmalardır.)
Bektaşilerin Babagan kolundan olan Mücerretler hiç evlenmiyor ve kadınlarla ilişki kurmuyorlardı. Mücerretlerin kulakları küpeliydi. Ayinleri biraz ilginçti. Birbirlerine sarılarak bir Bedevi topu yapıyorlardı.


ZIBIKÇILAR ÇARŞISI 
Devam edelim...
Ünlü folklor kahramanımız Karagöz de bir eşcinsel miydi? Civan Nigar'la hamamda basılmasına ne diyeceğiz?
Doğrusunu söylemek gerekirse Osmanlı eşcinselleri belki biraz daha şanslıydı. Çünkü Cumhuriyet döneminde tamamen yok sayıldılar. (Sadece eşcinseller değil. Her türlü cinsellik tam anlamıyla örtüldü. İlk seks shop ne zaman açıldı bilmiyorum ama Osmanlı'da kocası askere giden kadınların kullanması için yapay penis imal eden bir sektör vardı. Zıbık adı verilen bu penisler boy boy ve çeşit çeşitti. Hatta zıbıkçılar çarşısı bile vardı.)


İFTİRA ATIYORLAR ADAMA
Zeki Müren ilk 'parlak' çıkışı yapan eşcinselimizdi. Abartılı kıyafetleri ağır makyajına rağmen ortalama Türk insanı onun eşcinsel olabileceğini aklına getirmek istemedi. (Rahmetli annem ölünceye kadar severek dinlediği Müren'in eşcinsel olduğuna inanmak istemedi. 'İftira atıyorlar adama' dedi.)
Zeki Müren'i, Adnan Pekak izledi. Ardından onlarca gay sanatçı sahnelerdeki yerini aldı. Ve elbette Bülent Ersoy!
Sonuncusu hariç hiçbiri cinsel kimliklerini kamuoyuyla paylaşmadı, hemen hepsi saklı tuttu.
Resmi ilk büyük çıkış, 1980 öncesinde İzmir Çevre Sağlığı Derneği'nden İbrahim Eren ve bir grup arkadaşı tarafından yapıldı. 'Terapi Toplantıları' 12 Eylül'ün araya girmesiyle kesintiye uğradı.
Ama İbrahim Eren 1987'de yine öncülük ederek bu kez 'Çarşamba Çayları' adı altında ilk eşcinsel örgütlenmeyi başlattı. Toplantı yeri Eren'in eviydi. İlk kez eşcinsel sorunlar irdelenip tartışılmaya başlandı. Giderek ev yetmemeye başladı. Bilsak, ev sahipliğini üstlendi.
Tuğrul Eryılmaz'ın yönetmenliğindeki Yeni Gündem bu çalışmaları kapağına taşıyınca mahkemede aldılar soluğu... Yargılandıkları kapaktaki başlık her şeyi özetliyordu: 'Suçu Olmayan Suçlu'
Dünyada ise eşcinsel ünlülerin büyük bir çoğunluğu kimliklerini ifade etmekten kaçınmıyor. (Rock Hudson'un eşcinsel olduğunu öğrendiğimizde ne çok şaşırmıştık, hatırlayın...)
Freddie Mercury'den Elton John'a, Ricky Martin'e kadar onlarca ünlü isim eşcinsel kimliklerini kamuoyuyla paylaştılar. William Sheakespeare'in de, büyük İngiliz Yazar Oscar Wilde'nin de,  Sokrates'in de eşcinsel olduğu artık okul kitaplarına kadar girdi...


DEKLARE ETMEK ÇOK ZOR
Peki bizde durum ne? Ölümünden yıllar sonra ünlü öykücümüz Sait Faik Abasıyanık'ın eşcinsel olduğunu Vedat Günyol'un kaleminden öğrendik.
Elbette, kimsenin cinsel kimliği kimseyi ilgilendirmez. Ama Sait Faik'in o ölümsüz eserlerini bir de bu gözle okuyun... Öykülerin içindeki 'erkek aşkını' daha anlamlandıracaksınız.
Günümüze gelelim. Eşcinsel pek çok ünlü isim olmasına karşın deklare edenler sınırlı sayıda...
Yönetmen Ferzan Özpetek, modacı Cemil İpekçi, modacı Barbaros Şansal, Vj Bülent... Bir elin parmaklarını geçmez sayıdalar....
Oysa gerçek sayının bunun çok çok üstünde olduğunu biliyoruz. Ama toplumun önünden koşan sanatçılarımız bile bu konuda öncülük yapmaya cesaret edemiyor..
Yani henüz daha eşcinsel kimlikle yüzleşemiyoruz. Bunu daha erken buluyoruz. Zenne filmi bu anlamda sert ama iddialı bir çıkış olabilir...
Evet... Mahbup'tan gay'e eşcinsel hikayemiz işte böyle...
Gurkanhacir.com
Twitter.com/gurkanhacir

düşünüyordu, ölmeliydi(!)

orthodoxy means not thinking — not needing to think.
orthodoxy is unconsciousness.
george orwell


midnight in pağii

bu filmi çeşitli sebeplerden öt'rü sevdim. : )
bana öneren, iyi ki önermiş.


1112

az önce bi' blog izlemeye başladım. 1111 izleyicisi vardı, 1112. izleyici ben oldum. pastanın üstündeki kremaya parmak atmış gibi hissediyorum.



23.1.12

e artık bilin ama!

işbu linkteki siteyi bilmiyorsanız, e artık bilin madem: rainymood.com

"rain makes everything better."

...
"god is in the rain."


video

sorgulayan

kuralları sorgulamayı seven çok yaratıcı bir zihniniz var.

her daim ufkunuzu genişletmeye çalışıyorsunuz. öğrenmeye o kadar heveslisiniz ki bazen kendinizi dünyadan tamamen soyutlayıp kendinizi bilgisayarınıza ya da kitaplara gömebiliyorsunuz. aklınız çok yaratıcı ama bazen dikkatinizin dağılmasını engellemek için kendinizi disipline etmeniz gerekiyor; özellikle evden çalışıyorsanız.

bazen düşüncelere dalıp ve sessizleşiyorsunuz; tüm enerjinizi kendi iç dünyanıza akıtarak. ama bu demek olmuyor ki dürtüsel kararlar almıyorsunuz. çok insan bilmez ama aslında, sizi gerçekten ateşlendiren bir şey bulduğunuz zaman oldukça tutkulu olabiliyorsunuz.

bu açıdan spontan olmak aslında sizin için çok doğal, özellikle söz konusu yeni deneyimler olunca. meydan okumayı ve anı yaşamayı çok seviyorsunuz.

ideal bir dünyada sizi tutan bütün zincirlerini kırıp, sadece limitlerinizi denemek için kendinizden hiç beklenmedik şeyler yapmak istiyorsunuz, ama sağduyunuz baskın çıkıyor.

21.1.12

bu'u

yirmi bir ocak bin dokuz yüz seksen dokuz...
nur topu gibi bir kız...
o hastanede, o gün doğan tek kız...
doktor öpücüğü...
evet, DOKTOR öpücüğü...
kan bağı olmadan bu kızı öpen ilk erkek, bir doktor!..
bu kız, genç bir kadın olunca en çok bir doktoru sevdi... sanki kaderi yazılmış gibi...

hatun doktor sevdi, biz hatunu sevdik... ironik hatun'u...
bendeniz, ironik hatun'u dünya gözüyle şimdilik iki kez gördüm, ama sevdim...
samimiyetinden mi bahsedeyim...
eşek gözlü mü badem gözlü mü bilemediğim, güzel kirpikli gözlerinden mi...
jane austen'a hayranlığından mı...
bu kız tv/radyo programı sunmalı dedirten ses tonundan mı...
.ma koyulan ortamlarda sürtüp yine de saf ve temiz oluşundan mı...
slr kullanmasından mı...
harbi "delikanlı" ruhu olup en hatunundan bir kalbi ve odası olmasından mı...
ikinci el merakından ve geri dönüşümle israfa karşı çıkışından mı...
güzel defterlerinden mi...
güzel kalemlerinden mi...
kaleminin güzelliğinden mi...
edebiyat aşkından mı...
hele de ingiliz edebiyatı aşkından mı... (benden daha iyi biliyor, şahitlerim var)
kırmızı rujundan mı...
yağmuru sevişinden mi... (rainymood.com :] )
cem adrian'ı sevişinden mi... canlı performansını izlemenin bensiz boğazından geçmeyecek oluşundan mı...
küçük kara kalpçiklerinden mi...
çekeceğini kırdığım bavulumu cadde-i kebir'de yaz sıcağında ıkınmadan sıkılmadan bir ucundan tutup bana el atışından mı...
koca bir kadın gibi olabilip aynı zamanda kırılgan kız çocuğu olabilişinden mi...
post-modern çağda bir viktoryen oluşundan mı...
uçarı ve başına buyruk olup aslında "tam da evlenilecek kadın" oluşundan mı...
çalışkanlığından mı...

ay bu'u, çoğiyisin bacım ya! parmaklarım yoruldu ve biliyorum ki hala bi' ton eksik var...
yazmadıklarım kadar eksiksin ve ne yazdm ki!..
eksiklerinle seviyorum seni...
iyi ki doğmuşsun...
iyi ki varsın...

ps. üç noktalar bu'u için...
ps.2. ps. i love you diyenleri bol olsun...
ps.3. beslenir ki bu'u!...


güzel bir dilek tut... gerçek olsun... (beni de unutursan öldürürüm kadınnnnnnnn!...) :)))


20.1.12

çoban yıldızı(m) nereyedur ???

insanların bloglarına yazdıklarına, tweetlerine, skropladığı şarkılara, durum güncellemelerine, foto/video/görsel paylaşımlarına vs. aşık olmaktan bi' alıkoysanız kendinizi. hele de profil sahibi aşk acısı çekiyorsa... o kişiye değil, aşık oluşuna aşık oluyorsunuz götlembikler diye bağırmak istediğim insanlar var! silkelenin biraz! yeter.

18.1.12

allah'ım

n'olur ödev hazırlarken burnuma kimseyi tüttürme ya da tüttüreceksen n'olur ödevim olmasın; uykusuzluktan geberiyorum. bu akşam uyurken, burnumda tüteni rüyama soksan da ödülüm olsa ya. dinimiz amin.

şuan

dünyanın en stresli ve en geniş insanıyım.

"çat! diye çatlamak üzereyim."

özgü namal

özgüüüüüüüüü  !  


:)


:-(

sabaha ödev teslim etmem lazım ve daha 8 sayfam var. hof. koskoca gün 2 sayfa yazdım. ayh!

yaşarsam, aylar sonra buraya döndüğümde buna güleceğim. evet. :)



17.1.12

last.fm...

... müziğin ruhun gıdası olduğunu ispatlayan bir yer. sanırım, aynı lokantanın müdavimi olmuş, birbiriyle tanışan, tanışmasa da göz aşinalığı olan kişileri görmek gibi bir his bırakıyor kullanıcısında. (işe gitmek için kullanılan toplu taşımada görülen insanlar gibi.) kesişmeler olması da olağan(mış).

2009?'da fakülteden kankamın last.fm'deki ilk komşusu hoşlandığı çocuğun eski kız arkadaşıydı mesela.
var yine böyle örnekler...

benim anlamadığım, bu komşuluk kodunu yazan yazılımcı arkadaşlar, arkadaş listesini falan da mı kullanmışlar. o kadar kullanıcı içinde komşu olup bir araya gelmeler neden?..

garip yani...


neyse, ben last.fm'i pek seviyorum.

tumblr

hesabımı sildim. blogger gibi olamadı orası.

o kadar makineleştik ki

sevdiklerimizi düşünürken operatör servislerimize sinyal gönderiyoruz, anında kampanya mesajları geliyor. böbrek üstü bezlerimize yazık bre insafsızlar!


seni düşünürken bunları okumak muz kabuğuna basmak gibi ey sevgili !



sşlfdgkşlhfkhmlşfmgşx

jean


ben bu bacaklarla mavi'nin 28 beden pantolonuna sığıyorken, çalı çırpı bacaklı kızlar kaç giyiyor diye merak ettim. 14-16 falan mı! o.O
benim her daim paça kestirmem gibi onlar da daralttırıyorlar galiba. o.O


pazartesi sendromu

pazar günü çalışıyorum, pazar ertesi sendromundan muzdarip olmuyorum.

ali

ali adında öğrencim olmasın kardeşim. ders anlatırken "aliy" diye sesleniyorum ona. yok, kolay düzelecek gibi değil. ali diye öğrencim olmasın, rica ediyorum.

ders çıkışı ablamla da alışverişe çıktık, how much? dedim zaten. o.O


what da fuck!

"hasret denen canavar dans ediyor içimizde"

la valse: vals
le monstre: canavar

Yann Tiersen - La Valse des Monstres:

insan ister istemez...

... sevdiceğiyle bu masada olmak istiyor, ama bir kadeh var. o.O


gelirken bardağını kap da gel sevgili.
tek bardak paylaşılır; ama güzel bir filmde ne denilmiş:

- cam camaaaa, can cana!


rakı bardağında kedi olsak...

16.1.12

"iyi sabahlar"

şimdi tekrar uyuyacağıma göre ve bana iyi sabahlar dendiğine göre, güzelce uyuyabilirim.

"sırf birisi iyi geceler demediği için iyi geçmeyen geceler vardır." bilirim.

14.1.12

bu sabah iş vaaaar !


haydi bismillah! ingilizce işlenen sınıfları özlemişim sanırım. böyle bir şevkle ünitemi inceledim dersime hazırım. müdür de yüklemeyi unutmuş bunu. fuck! hotfile'a birisi pdf yüklemiş allah'tan. dünyanın neresinde yükleyen bilmiyorum, ama bir hayır duası aldı benden. ^_^

"çağıran bir şeyler var hep beni uzak şehirlerde"


by eşref yıldırım
 cemal süreya "akan zaman değil mesafelerdir", 2008.



hoparlörden çıkan: umay umay - hareket vakti

13.1.12

12.1.12

"honesty may kill you"


benim bu filmi sinemada izlemem için güney ya da doğu istikametinde altı saatlik bir otobüs yolculuğu yapmam gerekiyor. teşekkürler(!) dahil olduğum toplum. yaşadığım coğrafi bölgede sadece bir şehirde gösterimde!


iki sene önce

bugün, tatlı bir koşuşturmam vardı.

acıya tatlı tatlı koşmak...

yabancılaşma alarmı !

dün sabah bu saatlerde "içimde çarklar var galiba, mekanik saat gibi" demiştim. bu sabah buna denk gelmem hiç hoş olmadı -ki ilk kez denk geldim, vardır hikmet:


“[...] trrrrum, trrrrum, trrrrum!  trak tiki tak! …makinalaşmak istiyorum! … beynimden, etimden, iskeletimden geliyor bu! … her dinamoyu altıma almak için çıldırıyorum! … tükrüklü dilim bakır telleri yalıyor, damarlarımda kovalıyor  oto-direzinler lokomotifleri! … mutlak buna bir çare bulacağım ve ben ancak bahtiyar olacağım … karnıma bir türbin oturtup … kuyruğuma çift uskuru taktığım gün! ”
nazım hikmet

koskoca birhan keskin’in bile “omurgası alınmış” da...

meh, bunu tıklayacaksın.

?

gözlerindeki ışıltıyı alan "o soru", tüm benliğini saracak.

bu akşam

öylece kanepede sızmışım da kimse örtmemiş ya lan! annem gördü, köpürdü. o kadar köpürdü ki, bana bile kızdı niye üstüme bir şey örtmeden uzanmışım diye. uyandığımda çok üşüyordum. kadın haklı!

merhaba


merhaba, bu ikinci blogum. edebiyat mezunu olmama rağmen güzel şeyler yazdığımı söyleyemem. ee, madem güzel yazmıyorum neden mi ikinci bir blog açıyorum? tam olarak ben de bilmiyorum bu yazıyı okuyan sevgili kişi. içimde adını koyamadığım, radikal olmasa da çok farklı bir değişiklik hissediyorum. ve diğer bloguma elim gitmiyor neredeyse. belki de yunmuş yıkanmış şekliyle yansıttığım ama özünde çok acı şeyler olduğu içindir. bu blog saç kestirmek, saç boyatmak gibi. aynada artık nasıl kendimi değişmiş ve bir şeyleri kabullenmiş görüyorsam ve blog camiasında da "ayınesi laftır kişinin" olduğuna göre laflarım da değişik görünsün istedim.

aslında, hepsi olmasa da toplumsal önyargıların birçoğunu aşmış biriyim fakat şekilciyim. buna rağmen şeklimi değiştirdim. yazımın görüntüsü de benim gibi değişsin madem. o yüzden bu blogun ayarlarıyla çooooook az oynadım. default (türkçesi neydi be bunun) kullanmaya karar verdim.

blogun bağlantısına gelince, sadece.blogspot... olsun istedim olamadı. sadecevesadece.blogspot... olsun istedim, o da olmadı. aslında bu çok hoşuma gitmişti. böhühühü. aklıma bir şey gelmedi ve bu bloga yazmaya başlamak için de sabırsızlandım ve öylesine bu linki oluşturdum. hemen ısındım kerataya.

hadi bakalım hayırlısı olsun inşalla' maşalla'

öperim.